Tutunamayanlara tutunmak
Bazı kitaplar vardır; okunup bitirildiğinde kapağı kapatılır ama insanın zihninde açtığı kapılar uzun süre kapanmaz. Bir süre sonra kendinizi kitabın kahramanlarını düşünürken değil, onların arasında kendi hayatınızı ararken bulursunuz. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanı benim için tam da böyle bir eser. Çünkü bu roman, yalnızca Selim Işık’ın ve Turgut Özben’in hikâyesini anlatmaz; insanın nasıl yaşadığına, neye değer verdiğine, kimi sevdiğine ve en nihayetinde nasıl bir insan olarak kaldığına dair sorular bırakır.
Atay’ın
dünyasına girdiğimizde karşımıza ilk çıkan şeylerden biri, insanın kendisine ve
çevresine karşı taşıdığı o bitmek bilmeyen meraktır. Selim Işık, alışılmış
hayatın içerisinde kendisine bir yer ararken aslında insanı arar. Bir masada
oturup saatlerce konuşabileceği, düşüncelerini sakınmadan paylaşabileceği, bir
kitabın sayfalarından başlayıp hayatın en uzak meselelerine kadar
yürüyebileceği insanları… Onun aradığı şey yalnızca arkadaşlık değildir;
insanın insana gerçekten değebildiği o nadir yakınlıktır.
Nitekim romanda geçen şu cümle, Selim’in bütün arayışını birkaç kelimeye sığdırır: “İnsanı arıyordun canım kardeşim.” Bu cümleyi okurken insan ister istemez durup düşünmeden edemiyor: Biz birbirimizi ne kadar arıyoruz? Bir insanı gerçekten tanımak için mi dinliyoruz, yoksa konuşma sırasının bize gelmesini mi bekliyoruz? Bir dostun kapısını hâl hatır sormak için mi çalıyoruz, yoksa kendimize ayırdığımız zamanın fazlasını mı ona veriyoruz? Oğuz Atay, dostluğu büyük ve gösterişli sözlerin arkasına saklamaz. Bazen birlikte içilen bir içkide, bazen sevilen bir yemeğin hatırlanmasında, bazen birinin yazdığı birkaç sayfayı sabırla dinlemekte karşımıza çıkarır. Selim ile Süleyman Kargı arasındaki ilişkide bunu görürüz. Birbirlerinin kusurlarını bilirler, birbirleriyle tartışırlar, hatta zaman zaman birbirlerini incitirler. Fakat aralarındaki bağ, bütün bu gündelik ayrıntıların içerisinden kendisine bir yol bulur. Dostluk, burada kusursuz insanların birbirini sevmesi değil; kusurlarına rağmen birbirine yer açabilmesidir.
Bugün
insan ilişkilerine biraz daha yakından baktığımızda bu inceliğin ne kadar
kıymetli olduğunu anlıyoruz. Herkesin kendisini anlatacak bir hikâyesi,
gösterecek bir başarısı, yetiştirecek bir işi var. Fakat bir başkasının
hikâyesine gerçekten kulak vermek giderek unutulan bir meziyete dönüşüyor.
İnsanlar birbirlerinin hayatına giriyor ama birbirlerinin dünyasına uğramıyor.
Oysa insanı insan yapan şeylerden biri de kendisinden başka birinin varlığını
ciddiye alabilmesidir.
Romanın bir başka dikkat çekici tarafı ise hayatı bir oyuna dönüştüren anlatımıdır. Atay, okurunu kimi zaman güldürür, kimi zaman şaşırtır; bazen bir cümlenin içinde ciddi bir düşünceyle karşılaştırırken hemen ardından o düşüncenin üzerine ince bir mizah bırakır. Onun mizahı, hayatın dışına çıkmak için değil, hayatın içindeki tuhaflıkları daha iyi görebilmek içindir. Çünkü insanın en ciddi meseleleri bile bazen gülünç ayrıntıların arasına gizlenmiştir.
Selim’in
yazma tutkusu da bu bakımdan önemlidir.. Bir yerde kendisini okuyucu ile yazar
arasında bir noktada tarif etmesi, edebiyatın yalnızca bir uğraş olmadığını,
insanın kendi varlığını kurduğu bir alan olduğunu düşündürür. Selim için hayat,
anlatılmaya değer bir şeydir. Hatta bir yerde, “Hayatım, hayatımın romanıdır.”
der. Belki de edebiyatın en güzel tarafı budur: İnsan, yaşadıklarını yalnızca
hatırlamaz; onlara bir anlam vermeye, onları kelimelerle yeniden kurmaya
çalışır.
Buradan
hareketle edebiyatın insan hayatındaki yerini yeniden düşünmek gerekiyor.
Edebiyat, yalnızca kitaplıklarımızı dolduran eserlerden, sınavlarda karşımıza
çıkan yazarlardan ve ezberlediğimiz cümlelerden ibaret değildir. Edebiyat, bir
insanın başka bir insanın hayatına dokunabilme biçimidir. Hiç gitmediğimiz bir
şehrin sokağında yürümek, hiç tanımadığımız birinin sofrasına oturmak, bir
yabancının sevincine ortak olmak, bir başka hayatın yükünü birkaç sayfalığına
omuzlamaktır. Okumak, insanın kendi ömrünü başkalarının ömürleriyle
genişletmesidir.
Belki
de bu yüzden kitaplar, insanın kendisine ayırdığı en kıymetli zamanlardan
biridir. Çünkü bir romanın içerisinde yalnızca karakterlerle karşılaşmayız;
kendi unuttuğumuz inceliklerle, ertelediğimiz duygularla, söyleyemediğimiz
sözlerle de karşılaşırız.
Tutunamayanlar’ın
toplumla kurduğu ilişki ise bizi başka bir düşünceye götürür. Romanda
insanların belirli kalıplara, alışkanlıklara ve başarı ölçülerine göre
değerlendirildiği bir dünya vardır. Kimin ne iş yaptığı, hangi çevrede
bulunduğu, nasıl bir hayat sürdüğü çoğu zaman insanın kim olduğundan daha
önemli hâle gelir. Selim’in bu düzenin içinde kendisine yer bulmakta
zorlanması, aslında toplumsal hayatın insanı ne kadar kolay
biçimlendirebildiğini gösterir.
Bugün
de benzer bir manzarayla karşı karşıyayız. İnsanları unvanlarıyla,
kazançlarıyla, takipçi sayılarıyla, sahip olduklarıyla tanımlamaya alıştık. Bir
insanın ne kadar bildiğini, ne kadar sevdiğini, ne kadar incelik taşıdığını
sormadan önce ne kadar başarılı olduğunu merak ediyoruz. Oysa bir insanın
değeri, hayatın ona verdiği sıfatların toplamından çok daha fazlasıdır. İnsanın
gerçek zenginliği, başkasının acısını anlayabilmesinde, bir güzelliğin
karşısında durup hayranlık duyabilmesinde, kendisine ait olmayan bir iyiliği de
savunabilmesinde saklıdır.
Turgut
Özben’in Selim’i arayışı bu nedenle yalnızca kaybolmuş bir arkadaşın izini
sürmek değildir. O, Selim’in ardından insanları tanımaya, geçmişin farklı
parçalarını bir araya getirmeye ve kendi hayatının alışılmış düzenini yeniden
görmeye başlar. Selim’in arkadaşlarıyla karşılaştıkça dostluğun, hatıraların ve
insan ilişkilerinin tek bir anlatıya sığmadığını fark eder. Herkesin tanıdığı
Selim başka, herkesin hatırladığı Selim başkadır. Çünkü insan, kendisini
tanıyanların hafızasında farklı yüzlerle yaşamaya devam eder.
Romanın sonlarına doğru Turgut’un kalabalıklar karşısında dile getirdiği kabul edilme isteği de bu arayışın önemli bir durağıdır. “Sizlerin de bana çok ihtiyacınız olduğunu sanıyorum.” derken yalnızca kendisine bir yer istemez; aynı zamanda kendisini anlamaya çalıştığı insanlara da bir ihtiyaç duyduğunu hissettirir. Burada okurun karşısına önemli bir hakikat çıkar: İnsan, yalnızca kendisini anlatmak için değil, bir başkasının hayatında anlamlı bir yer edinebilmek için de yaşar.
Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar‘ını bitirdiğimizde elimizde yalnızca uzun bir romanın hatırası kalmaz. Biraz dostluğa, biraz edebiyata, biraz topluma, biraz da insan olmanın inceliklerine dair düşünceler kalır. Atay’ın sayfalarında gezinirken fark ederiz ki hayat, yalnızca büyük kararlarla ve büyük olaylarla örülmez. Bazen bir arkadaşın hatırladığı küçük bir ayrıntı, bazen bir kitabın altını çizdiğimiz cümlesi, bazen de hiç beklemediğimiz bir anda uzatılan el, insanın bütün dünyasını değiştirebilir. Belki bugün yeniden öğrenmemiz gereken şey, birbirimize daha çok benzemek değil, birbirimize daha çok insan gibi davranmaktır. Birbirimizi dinlemek, anlamaya çalışmak, farklılıklarımızı bir kusur saymamak ve hayatın telaşı içerisinde inceliği kaybetmemek… Çünkü bir toplumun gerçek yönü, yalnızca nereye ilerlediğiyle değil, insanına nasıl davrandığıyla da ölçülür. Bir toplumun kültürü, kütüphanelerinin büyüklüğünden önce insanlarının birbirine gösterdiği saygıda; edebiyatı ise kitaplarının sayısından önce o kitapların insan hayatında açtığı yerde saklıdır.
Ve
belki de Tutunamayanlar’ın bize bıraktığı en güzel soru şudur: Bütün bu
kalabalığın, bütün bu hayat telaşının içerisinde, hâlâ insan kalabiliyor muyuz?
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

