RUHA TV Canlı Yayın (eski siteden)
AnasayfaGüncel - YaşamÖzel haberAsayişEkonomiSiyasetSporDünyaRöportajKültür-TurizmGündemEğitimBilim ve TeknolojiVideoBelediye haberleriFoto GaleriTarımYazarlarSağlık
Anasayfa Makaledetay
Melisa Melisa Toprak
27.10.2026 12:53

Bir gül yetiştirmek, bir dünyaya itiraz etmektir

Yorumlar

“Dünya değişirken insanın kendisinde neyi koruyabildiği, belki de bütün mesele budur.”

Bazı insanlar dünyaya karışarak yaşar, bazılarıysa dünyanın kendilerinden götürdüklerini sessizce biriktirerek… Kimi kalabalıkların içinde kendini bulduğunu sanır, kimi bir odanın sessizliğinde bütün bir zamanın gürültüsünü duyar. İnsan, yaşadığı zamanın neresinde durduğunu çoğu durumda söyledikleriyle değil, vazgeçmedikleriyle belli eder. Belki de bu yüzden bir gül yetiştirmek, yalnızca toprağa bir fidan dikmek değildir; insanın bütün değişimlere rağmen kendisinde sakladığı bir hakikate sahip çıkmasıdır.

Rasim Özdenören’in Gül Yetiştiren Adam adlı eseri, okurunu tam da böyle bir sorunun eşiğine getirir: Bir insan, kendi değerlerinin aşındığına inandığı bir dünyada nasıl yaşamaya devam eder? Değişen zamana uyum sağlamak mı gerekir, yoksa zamanın değiştirmeye çalıştığı şeyleri korumak için direnmek mi? Üstelik direnmek, her zaman yüksek sesle konuşmayı, meydanlara çıkmayı, herkese kendini anlatmayı mı gerektirir? Belki de bazen en büyük itiraz, insanın kendi içindeki bahçeyi kurutmayı reddetmesidir.

Özdenören’in romanındaki gül yetiştiren adam, geçmişin hatıralarıyla bugünün gerçekleri arasında sıkışıp kalmış bir karakterden çok daha fazlasıdır. Onun evine kapanışı, bahçesinde güller yetiştirişi ve değişen hayatın dışında kalmayı seçişi, sessiz bir protestonun biçimine dönüşür. Bir zamanlar uğruna mücadele edilen değerlerin yerini başka anlayışların aldığına tanıklık eden bu adam, tepkisini dünyanın dilini benimseyerek değil, kendi yaşam biçimini koruyarak gösterir.

Nitekim romandaki şu cümle, onun tavrını anlamak için önemli bir anahtar sunar:

“Bir şey yapmamanın da bir eylem olduğunu çoktan anlamıştı…”(s:16)

Bu cümle, ilk bakışta edilgenlik gibi görünen bir tutumun ardındaki iradeyi düşündürür. Çünkü bazen insanın yapmadığı şeyler de yaptıkları kadar anlam taşır. Herkesin kabullendiğini kabul etmemek, herkesin yöneldiği yere yönelmemek, yanlış olduğuna inandığı bir hayatın parçası olmayı reddetmek… Bunların her biri, görünür bir hareket olmaksızın da bir tavır ortaya koyabilir.

Fakat burada üzerinde durulması gereken ince bir çizgi vardır: Her geri çekiliş direniş olmadığı gibi, her değişime karşı çıkış da hakikati temsil etmez. İnsan bazen kendisini korumak için uzaklaşır, bazen de yüzleşmekten kaçtığı için. Gül yetiştiren adamın hikâyesi bu nedenle yalnızca bir hayranlık hikâyesi olarak okunmamalıdır. Onun seçimini anlamaya çalışırken şu soruyu da sormalıyız: İnsan, değerlerini korumak için dünyadan ne kadar uzaklaşabilir ve uzaklaştığı dünyaya karşı sorumluluğunu ne ölçüde sürdürebilir?

 

Belki de romanın asıl gücü, bizi bu soruyla baş başa bırakmasındadır.

Modern insan, dünyanın bütün seslerini duyarken kendi iç sesini işitemez hâle geliyor. Birbirimizin hayatlarından haberdarız fakat birbirimizin kederlerinden çoğu zaman uzağız. Her gün yüzlerce görüntüye bakıyor, binlerce cümle okuyor, sayısız insanla karşılaşıyoruz; buna rağmen içimizdeki boşluğun neden büyüdüğünü açıklayamıyoruz. Belki de sorun, hayatın hızlanmasından ziyade insanın kendisine ayırdığı zamanın giderek azalmasıdır.

Bir gül yetiştirmek, tam da bu hızın karşısında durmayı gerektirir. Gül, aceleye gelmez. Toprağı tanımak, suyu ölçmek, mevsimi beklemek ve sabretmek ister. Bir çiçeğin açması için ona yalnızca su vermek yetmez; onu yetiştiren insanın da beklemeyi bilmesi gerekir. Oysa biz artık beklemekten hoşlanmıyoruz. Bir şeyin hemen sonuç vermesini, emeğin hızla karşılık bulmasını, hayatın önümüze gecikmeden istediğimizi koymasını bekliyoruz. Sabır, giderek tahammülsüzlüğümüzün karşısında unutulan bir erdeme dönüşüyor.

Belki de gülün bize hatırlattığı en önemli şey budur: Her güzel şey, kendi zamanını ister. İnsan da kendi içindeki güzelliği koruyabilmek için zamana, sessizliğe ve samimiyete ihtiyaç duyar.

Gül Yetiştiren Adam’ı yalnızca geçmişe özlem duyan bir insanın hikâyesi olarak okumak, onun açtığı düşünce alanını daraltmak olur. Çünkü asıl mesele, geçmişin her zaman doğru, bugünün her zaman yanlış olması değildir. Asıl mesele, değişimin insandan neler götürdüğünü fark edebilmektir. Bir toplum yenilenirken hafızasını da koruyabilir mi? İnsan çağın imkânlarından yararlanırken kendi değerlerini kaybetmeden yaşayabilir mi? İlerlemek ile kendinden uzaklaşmak arasındaki sınır nerede başlar?

Bu sorular yalnızca romanın dünyasına ait değildir. Bugün de geçmişin birikimiyle geleceğin beklentileri arasında yol bulmaya çalışan bir toplumun meseleleridir. Gelenek ile yenilik arasındaki ilişkiyi ya bütünüyle reddetmek ya da sorgulamadan kabullenmek zorunda değiliz. Belki asıl ihtiyaç duyduğumuz şey, neyi neden koruduğumuzu ve neyi neden değiştirdiğimizi anlayabilecek bir düşünme cesaretidir.

Çünkü bir değeri yaşatmak, onu yalnızca geçmişten devralmakla mümkün olmaz. O değeri bugünün hayatında anlamlı kılmak, davranışlarımızda göstermek ve gelecek kuşaklara aktarabilmek gerekir. Bir toplumun hafızası, yalnızca eski eserlerde, sararmış fotoğraflarda ve anlatılan hatıralarda yaşamaz. Hafıza; bir çocuğa öğretilen merhamette, bir insanın verdiği söze sadakatinde, emeğe gösterilen saygıda ve başkasının hakkını gözeten bir vicdanda da kendini gösterir.

Gül yetiştiren adamın bahçesi bu açıdan bir sığınak olduğu kadar bir sorumluluk alanıdır. Ancak insanın kendi bahçesini koruması, dünyanın geri kalanına sırtını dönmesiyle sınırlı kalırsa, bu direnişin toplumsal anlamı eksik kalabilir. Zira gülün güzelliği, yalnızca onu yetiştiren insanın gözünde değil, başkalarına da ulaşabildiği ölçüde çoğalır.

Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur: Biz kendi güllerimizi yetiştiriyor muyuz, yoksa dünyanın gürültüsüne kapılıp içimizde çiçek açabilecek ne varsa birer birer kurutuyor muyuz?

 

İtiraz etmek, her zaman birilerine karşı çıkmak değildir. Bazen insanın kendisine rağmen doğru bildiği yolda kalmasıdır. Kaba bir dünyanın içinde inceliği, çıkarın öne çıktığı bir düzende vicdanı, unutmanın kolaylaştığı bir çağda hafızayı korumaktır. Bazen de herkesin hızla geçtiği bir yerde durup bir insanın yüzüne dikkatle bakabilmek, bir kitabın sayfalarında oyalanmak, bir ağacın büyümesini beklemek ve hiçbir karşılık beklemeden iyilik yapabilmektir.

Bunlar küçük davranışlar gibi görünebilir. Fakat insanın dünyayla kurduğu ilişkinin niteliği, çoğu zaman böyle küçük tercihlerde saklıdır. Bir insanın neye itiraz ettiğini anlamak için yalnızca sözlerine değil, hayatını nasıl yaşadığına da bakmak gerekir. Çünkü düşüncelerimiz, davranışlarımızda bir karşılık bulmadığında yalnızca zihnimizde dolaşan cümleler olarak kalır.

Gül Yetiştiren Adam’ın sessizliği de bu nedenle üzerinde düşünülmeyi hak eder. Onun direnişi, dünyayı tek başına değiştirebildiği için değil, değişimin karşısında kendi varoluş biçimini muhafaza etmeye çalıştığı için anlam kazanır. Bununla birlikte eser, okuru hazır bir cevapla uğurlamaz; aksine, kendi hayatının içinde benzer bir tavrın mümkün olup olmadığını düşünmeye çağırır.

Belki de bugün ihtiyacımız olan, herkesin aynı biçimde yaşaması değil, herkesin kendi hayatında neyi koruduğunu bilebilmesidir. İnandığımız değerlerle davranışlarımız arasındaki mesafeyi fark etmek, başkalarına yönelttiğimiz eleştirileri kendimize de yöneltebilmek ve değişimi yalnızca dışarıda aramamak… Bunlar, gül yetiştirmek kadar emek isteyen işlerdir.

Rasim Özdenören’in Gül Yetiştiren Adam’ı, bu yönüyle bize yalnızca değişen bir dünyanın karşısında duran insanı değil, değişim karşısında kendisini yeniden sorgulamak zorunda kalan okuru da gösterir. Romanın bahçesinden çıkıp kendi hayatımıza döndüğümüzde mesele, onun gibi bir eve kapanıp kapanmamak değildir. Mesele, dışarıdaki dünya ne kadar değişirse değişsin, içimizde neyi yaşatmaya devam ettiğimizdir.

Belki hepimizin bir bahçesi vardır. Kimimiz onu kitaplarla, kimimiz kelimelerle, kimimiz inançla, kimimiz iyilikle büyütür. Fakat hiçbir bahçe yalnızca ona sahip çıkıldığı için sonsuza kadar yeşil kalmaz; emek ister, dikkat ister, sabır ister. İnsan da böyledir. Kendisine ait olanı korumak için onu her gün yeniden yaşamak zorundadır. Dünya değişmeye devam edecek. Şehirler büyüyecek, alışkanlıklar dönüşecek, dün vazgeçilmez görünen pek çok şey yarının unutulmuş hatıraları arasında yerini alacak. Bütün bunların ortasında insana düşen, değişime körü körüne karşı çıkmak da ona düşünmeden teslim olmak da değildir. Asıl mesele, değişirken kendinden neyi eksilttiğini fark edebilmektir.

Çünkü bazen bir gül, bir bahçeden çok daha fazlasıdır. Bir hafızadır, bir tercihtir, bir vicdandır. Ve bazen bir insanın yetiştirdiği tek bir gül, dünyanın bütün gürültüsüne rağmen hâlâ başka türlü yaşamanın mümkün olduğunu hatırlatır.

 

Bir gül yetiştirmek, dünyayı terk etmek değil; modern dünyanın insandan koparmaya çalıştığı güzelliği yaşatmak için direnebilmektir.



Bu Yazıyı Puanla

5/5 (2 oy)

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Yorum Yaz

Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

0/1000
Güvenlik Kodu