Bir gül yetiştirmek, bir dünyaya itiraz etmektir
“Dünya
değişirken insanın kendisinde neyi koruyabildiği, belki de bütün mesele budur.”
Bazı
insanlar dünyaya karışarak yaşar, bazılarıysa dünyanın kendilerinden
götürdüklerini sessizce biriktirerek… Kimi kalabalıkların içinde kendini
bulduğunu sanır, kimi bir odanın sessizliğinde bütün bir zamanın gürültüsünü
duyar. İnsan, yaşadığı zamanın neresinde durduğunu çoğu durumda söyledikleriyle
değil, vazgeçmedikleriyle belli eder. Belki de bu yüzden bir gül yetiştirmek,
yalnızca toprağa bir fidan dikmek değildir; insanın bütün değişimlere rağmen
kendisinde sakladığı bir hakikate sahip çıkmasıdır.
Rasim
Özdenören’in Gül Yetiştiren Adam adlı eseri, okurunu tam da böyle bir sorunun
eşiğine getirir: Bir insan, kendi değerlerinin aşındığına inandığı bir dünyada
nasıl yaşamaya devam eder? Değişen zamana uyum sağlamak mı gerekir, yoksa
zamanın değiştirmeye çalıştığı şeyleri korumak için direnmek mi? Üstelik
direnmek, her zaman yüksek sesle konuşmayı, meydanlara çıkmayı, herkese kendini
anlatmayı mı gerektirir? Belki de bazen en büyük itiraz, insanın kendi içindeki
bahçeyi kurutmayı reddetmesidir.
Özdenören’in
romanındaki gül yetiştiren adam, geçmişin hatıralarıyla bugünün gerçekleri
arasında sıkışıp kalmış bir karakterden çok daha fazlasıdır. Onun evine
kapanışı, bahçesinde güller yetiştirişi ve değişen hayatın dışında kalmayı
seçişi, sessiz bir protestonun biçimine dönüşür. Bir zamanlar uğruna mücadele
edilen değerlerin yerini başka anlayışların aldığına tanıklık eden bu adam,
tepkisini dünyanın dilini benimseyerek değil, kendi yaşam biçimini koruyarak
gösterir.
Nitekim
romandaki şu cümle, onun tavrını anlamak için önemli bir anahtar sunar:
“Bir
şey yapmamanın da bir eylem olduğunu çoktan anlamıştı…”(s:16)
Bu
cümle, ilk bakışta edilgenlik gibi görünen bir tutumun ardındaki iradeyi
düşündürür. Çünkü bazen insanın yapmadığı şeyler de yaptıkları kadar anlam
taşır. Herkesin kabullendiğini kabul etmemek, herkesin yöneldiği yere
yönelmemek, yanlış olduğuna inandığı bir hayatın parçası olmayı reddetmek…
Bunların her biri, görünür bir hareket olmaksızın da bir tavır ortaya
koyabilir.
Fakat
burada üzerinde durulması gereken ince bir çizgi vardır: Her geri çekiliş
direniş olmadığı gibi, her değişime karşı çıkış da hakikati temsil etmez. İnsan
bazen kendisini korumak için uzaklaşır, bazen de yüzleşmekten kaçtığı için. Gül
yetiştiren adamın hikâyesi bu nedenle yalnızca bir hayranlık hikâyesi olarak
okunmamalıdır. Onun seçimini anlamaya çalışırken şu soruyu da sormalıyız:
İnsan, değerlerini korumak için dünyadan ne kadar uzaklaşabilir ve uzaklaştığı
dünyaya karşı sorumluluğunu ne ölçüde sürdürebilir?
Belki
de romanın asıl gücü, bizi bu soruyla baş başa bırakmasındadır.
Modern
insan, dünyanın bütün seslerini duyarken kendi iç sesini işitemez hâle geliyor.
Birbirimizin hayatlarından haberdarız fakat birbirimizin kederlerinden çoğu
zaman uzağız. Her gün yüzlerce görüntüye bakıyor, binlerce cümle okuyor,
sayısız insanla karşılaşıyoruz; buna rağmen içimizdeki boşluğun neden
büyüdüğünü açıklayamıyoruz. Belki de sorun, hayatın hızlanmasından ziyade
insanın kendisine ayırdığı zamanın giderek azalmasıdır.
Bir
gül yetiştirmek, tam da bu hızın karşısında durmayı gerektirir. Gül, aceleye
gelmez. Toprağı tanımak, suyu ölçmek, mevsimi beklemek ve sabretmek ister. Bir
çiçeğin açması için ona yalnızca su vermek yetmez; onu yetiştiren insanın da
beklemeyi bilmesi gerekir. Oysa biz artık beklemekten hoşlanmıyoruz. Bir şeyin
hemen sonuç vermesini, emeğin hızla karşılık bulmasını, hayatın önümüze
gecikmeden istediğimizi koymasını bekliyoruz. Sabır, giderek
tahammülsüzlüğümüzün karşısında unutulan bir erdeme dönüşüyor.
Belki
de gülün bize hatırlattığı en önemli şey budur: Her güzel şey, kendi zamanını
ister. İnsan da kendi içindeki güzelliği koruyabilmek için zamana, sessizliğe
ve samimiyete ihtiyaç duyar.
Gül
Yetiştiren Adam’ı yalnızca geçmişe özlem duyan bir insanın hikâyesi olarak
okumak, onun açtığı düşünce alanını daraltmak olur. Çünkü asıl mesele, geçmişin
her zaman doğru, bugünün her zaman yanlış olması değildir. Asıl mesele,
değişimin insandan neler götürdüğünü fark edebilmektir. Bir toplum yenilenirken
hafızasını da koruyabilir mi? İnsan çağın imkânlarından yararlanırken kendi değerlerini
kaybetmeden yaşayabilir mi? İlerlemek ile kendinden uzaklaşmak arasındaki sınır
nerede başlar?
Bu
sorular yalnızca romanın dünyasına ait değildir. Bugün de geçmişin birikimiyle
geleceğin beklentileri arasında yol bulmaya çalışan bir toplumun meseleleridir.
Gelenek ile yenilik arasındaki ilişkiyi ya bütünüyle reddetmek ya da
sorgulamadan kabullenmek zorunda değiliz. Belki asıl ihtiyaç duyduğumuz şey,
neyi neden koruduğumuzu ve neyi neden değiştirdiğimizi anlayabilecek bir
düşünme cesaretidir.
Çünkü
bir değeri yaşatmak, onu yalnızca geçmişten devralmakla mümkün olmaz. O değeri
bugünün hayatında anlamlı kılmak, davranışlarımızda göstermek ve gelecek
kuşaklara aktarabilmek gerekir. Bir toplumun hafızası, yalnızca eski eserlerde,
sararmış fotoğraflarda ve anlatılan hatıralarda yaşamaz. Hafıza; bir çocuğa
öğretilen merhamette, bir insanın verdiği söze sadakatinde, emeğe gösterilen
saygıda ve başkasının hakkını gözeten bir vicdanda da kendini gösterir.
Gül
yetiştiren adamın bahçesi bu açıdan bir sığınak olduğu kadar bir sorumluluk
alanıdır. Ancak insanın kendi bahçesini koruması, dünyanın geri kalanına
sırtını dönmesiyle sınırlı kalırsa, bu direnişin toplumsal anlamı eksik
kalabilir. Zira gülün güzelliği, yalnızca onu yetiştiren insanın gözünde değil,
başkalarına da ulaşabildiği ölçüde çoğalır.
Belki
de kendimize sormamız gereken soru şudur: Biz kendi güllerimizi yetiştiriyor
muyuz, yoksa dünyanın gürültüsüne kapılıp içimizde çiçek açabilecek ne varsa
birer birer kurutuyor muyuz?
İtiraz
etmek, her zaman birilerine karşı çıkmak değildir. Bazen insanın kendisine
rağmen doğru bildiği yolda kalmasıdır. Kaba bir dünyanın içinde inceliği,
çıkarın öne çıktığı bir düzende vicdanı, unutmanın kolaylaştığı bir çağda
hafızayı korumaktır. Bazen de herkesin hızla geçtiği bir yerde durup bir
insanın yüzüne dikkatle bakabilmek, bir kitabın sayfalarında oyalanmak, bir
ağacın büyümesini beklemek ve hiçbir karşılık beklemeden iyilik yapabilmektir.
Bunlar
küçük davranışlar gibi görünebilir. Fakat insanın dünyayla kurduğu ilişkinin
niteliği, çoğu zaman böyle küçük tercihlerde saklıdır. Bir insanın neye itiraz
ettiğini anlamak için yalnızca sözlerine değil, hayatını nasıl yaşadığına da
bakmak gerekir. Çünkü düşüncelerimiz, davranışlarımızda bir karşılık
bulmadığında yalnızca zihnimizde dolaşan cümleler olarak kalır.
Gül
Yetiştiren Adam’ın sessizliği de bu nedenle üzerinde düşünülmeyi hak eder. Onun
direnişi, dünyayı tek başına değiştirebildiği için değil, değişimin karşısında
kendi varoluş biçimini muhafaza etmeye çalıştığı için anlam kazanır. Bununla
birlikte eser, okuru hazır bir cevapla uğurlamaz; aksine, kendi hayatının
içinde benzer bir tavrın mümkün olup olmadığını düşünmeye çağırır.
Belki
de bugün ihtiyacımız olan, herkesin aynı biçimde yaşaması değil, herkesin kendi
hayatında neyi koruduğunu bilebilmesidir. İnandığımız değerlerle
davranışlarımız arasındaki mesafeyi fark etmek, başkalarına yönelttiğimiz
eleştirileri kendimize de yöneltebilmek ve değişimi yalnızca dışarıda aramamak…
Bunlar, gül yetiştirmek kadar emek isteyen işlerdir.
Rasim
Özdenören’in Gül Yetiştiren Adam’ı, bu yönüyle bize yalnızca değişen bir
dünyanın karşısında duran insanı değil, değişim karşısında kendisini yeniden
sorgulamak zorunda kalan okuru da gösterir. Romanın bahçesinden çıkıp kendi
hayatımıza döndüğümüzde mesele, onun gibi bir eve kapanıp kapanmamak değildir.
Mesele, dışarıdaki dünya ne kadar değişirse değişsin, içimizde neyi yaşatmaya
devam ettiğimizdir.
Belki
hepimizin bir bahçesi vardır. Kimimiz onu kitaplarla, kimimiz kelimelerle,
kimimiz inançla, kimimiz iyilikle büyütür. Fakat hiçbir bahçe yalnızca ona
sahip çıkıldığı için sonsuza kadar yeşil kalmaz; emek ister, dikkat ister,
sabır ister. İnsan da böyledir. Kendisine ait olanı korumak için onu her gün
yeniden yaşamak zorundadır. Dünya değişmeye devam edecek. Şehirler büyüyecek,
alışkanlıklar dönüşecek, dün vazgeçilmez görünen pek çok şey yarının unutulmuş
hatıraları arasında yerini alacak. Bütün bunların ortasında insana düşen,
değişime körü körüne karşı çıkmak da ona düşünmeden teslim olmak da değildir.
Asıl mesele, değişirken kendinden neyi eksilttiğini fark edebilmektir.
Çünkü
bazen bir gül, bir bahçeden çok daha fazlasıdır. Bir hafızadır, bir tercihtir,
bir vicdandır. Ve bazen bir insanın yetiştirdiği tek bir gül, dünyanın bütün
gürültüsüne rağmen hâlâ başka türlü yaşamanın mümkün olduğunu hatırlatır.
Bir
gül yetiştirmek, dünyayı terk etmek değil; modern dünyanın insandan koparmaya
çalıştığı güzelliği yaşatmak için direnebilmektir.
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

