Zamanı biz mi yönetiyoruz, yoksa zaman mı bizi yönetiyor?
İnsan, hayatı boyunca bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan telaş, günün son ışıklarıyla birlikte tükenmişliğe dönüşüyor. Yapılacak işler, verilmesi gereken kararlar, cevaplanmayı bekleyen mesajlar, ertelenen hayaller ve bir türlü kendimize ayıramadığımız o kısacık vakit… Her şey bir yerlere yetişmek zorundaymışız gibi hissettiriyor. Peki, hiç durup kendimize şu soruyu sorduk mu: Zamanı gerçekten biz mi yönetiyoruz, yoksa zamanın peşinden koşarken kendi hayatımızı yaşamayı mı unutuyoruz?
Belki de çağımızın en büyük yanılgısı, hızlı yaşamayı verimli yaşamakla karıştırmamızdır. Daha hızlı düşünmek, daha hızlı konuşmak, daha hızlı karar vermek ve her şeyi bir an önce tamamlamak… Sanki hayat, bitirilmesi gereken uzun bir yapılacaklar listesinden ibaretmiş ve bizim o listeyi bitirmemiz gerekiyor. Oysa insan, bir şeyleri ne kadar hızlı tüketirse tüketsin, yaşadığının anlamını aynı hızla çoğaltamıyor. Çünkü bazı duyguların aceleye gelmeyen bir doğası var. Bir kitabın sayfalarını çevirmekle onun dünyasına girmek, bir insanı dinlemekle onu gerçekten anlamak, bir manzaraya bakmakla onun karşısında hayranlık duymak aynı şey değil. Zaman, belki de en çok, ona yetişmeye çalıştığımızda elimizden kayıp gidiyor. Bu kayıp bizi zamanla ilerletip bir döngüye sokuyor.
Bugün hepimizin dilinde benzer cümleler var: “Zaman nasıl geçti, anlamadım.” “Günler birbirini kovalıyor.” “Yapacak o kadar çok şey var ki kendime vakit ayıramıyorum.” Bu cümleler, yalnızca yoğunluğumuzun değil, zamanla kurduğumuz ilişkinin de birer itirafı aslında. Günün yirmi dört saati hepimiz için aynı; fakat kimi insan o saatlerin içine koca bir hayat sığdırırken kimi, günün sonunda yaşadığı hiçbir anı hatırlayamadan yatağına uzanıyor.
Öyleyse mesele, zamanın azlığı mı, yoksa bizim onunla kurduğumuz ilişkinin yanlışlığı mı?
İnsan hızlandıkça düşüncelerinin arasındaki mesafeyi, konuşmalarının içindeki samimiyeti, yaşadıklarının üzerindeki ince ayrıntıları kaybedebiliyor. Bir kahvenin soğumasını beklemeden onu içiyor, bir şarkının son notasını duymadan diğerine geçiyor, bir insanın cümlesi tamamlanmadan kendi cevabını hazırlamaya başlıyor. Her şeyin hemen olmasını istiyoruz. Sonuç hemen alınsın, emek hemen karşılık bulsun, bekleyiş hemen sona ersin. Sabır, sanki çağın gerisinde kalmış bir erdem; yavaşlık ise başarısızlığın başka bir adıymış gibi algılanıyor.
Oysa hayat, yalnızca varılacak yerden ibaret değildir. Bazen yolun kendisi, ulaşmayı hayal ettiğimiz yerden çok daha kıymetlidir. Bir çiçeğin açmasını hızlandıramadığımız gibi, insanın içindeki güzellikleri de zorlayarak ortaya çıkaramayız. Tohumu toprağa bıraktığımız gün çiçek beklemek ne kadar anlamsızsa, kendimizden ve hayattan her şeyin hemen olmasını beklemek de o kadar yorucudur. Çünkü bazı güzellikler, ancak zaman tanındığında kendini gösterir.
Yavaşlık Bir Kayboluş Değil, Kendine Dönüştür…
Yavaşlamak, hayattan geri kalmak değildir. Aksine, hayatın içinde gerçekten bulunabilmenin bir yoludur. Bir işi yavaş yapmak, onu özensizce değil, hakkını vererek yapmaktır. Bir insanı sevmek, yalnızca onun yanında bulunmak değil, onun sessizliğini de duyabilmektir. Bir kitabı okumak, yalnızca kelimeleri zihinden geçirmek değil, o kelimelerin insanın içinde açtığı kapılardan geçmektir. Bazen bir cümleyi anlamak için onu defalarca okumak gerekir. Bazen bir insanı tanımak için yıllar, bazen kendimizi anlamak için bir ömür yetmez. Peki, böylesine derin meseleleri birkaç dakikaya sığdırmaya çalışırken neyi kazanıyoruz? Belki de yavaşlığın en büyük anahtarı, dikkatimizi yeniden hayatın kendisine çevirmesidir. Bir sabah pencereden içeri süzülen güneş ışığını fark etmek, yürürken rüzgârın yüzümüze dokunuşunu hissetmek, sevdiğimiz biriyle konuşurken telefonumuzu bir kenara bırakmak… Bunlar küçük şeyler gibi görünür. Oysa insanın hayatı, büyük olayların arasına sıkışmış bu küçük anlardan örülür.
Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda eserinin çağrıştırdığı o kişisel alan ihtiyacını düşünelim. İnsanın kendisini duyabilmesi için dış dünyanın gürültüsünden uzaklaşmaya, kendi düşüncelerine yer açmaya ihtiyacı vardır. Zihnimizi sürekli bir sonraki ana taşıdığımızda, içinde bulunduğumuz anın sesini duyamayız. Henüz yaşanmamış bir yarının kaygısıyla bugünü tüketir, geçmişin pişmanlıklarıyla bugünün güzelliklerini gölgeleriz. Oysa hayat, yalnızca geçmişte yaşanmış ve gelecekte yaşanacak olanlardan oluşmaz. Hayat, şu anda elimizin altında duran, fakat çoğu zaman fark etmediğimiz o küçük gerçekliktir.
Yavaşlamak, tam da bu yüzden bir tür farkındalıktır: Dünyayı durdurmak değil, onun içindeki yerimizi yeniden keşfetmektir.
Zamanın Hızı mı, İnsanının Telaşı mı?
Zamanın geçtiğini biliyoruz; fakat onun nasıl geçtiğini çoğu zaman düşünmüyoruz. Saatin akrebiyle yelkovanı ilerliyor, takvim yaprakları düşüyor, mevsimler değişiyor. Bunlar hayatın değişmez akışı. Ancak aynı zaman dilimi, insanın ruhunda birbirinden bambaşka izler bırakabiliyor. Çocukken bir yaz tatili sonsuzmuş gibi gelir. Bir öğleden sonra, arkadaşlarla geçirilen saatler, akşam ezanına kadar süren oyunlar… Zaman geniştir, çünkü dikkatimizi bölen şeyler daha azdır; yaşadığımız anın içinde kaybolabiliriz. Yetişkinlikte ise haftalar birbirine karışır. Bir pazartesi, göz açıp kapayıncaya kadar cumaya dönüşür. Günler doludur ama hatıralar seyrekleşir. Bunun bir nedeni de zihnimizin zamanı yalnızca saatlerle ölçmemesidir. Yeniliklerle, duygularla ve hatıralarla da ölçeriz. Birbirine benzeyen günler geriye dönüp baktığımızda tek bir çizgi gibi birleşebilir. Yeni bir şey öğrendiğimiz, içtenlikle güldüğümüz, bir manzara karşısında durup düşündüğümüz günler ise belleğimizde daha geniş bir yer bulabilir. Demek ki zamanın uzunluğu ile onu nasıl yaşadığımız arasında görünmez bir bağ var.
Zamanın bize öğrettiği en önemli gerçeklerden biri belki de budur: Her şeyin bir vakti vardır; fakat her vakti bir şeylerle doldurmak zorunda değiliz.
Saatlerin Dışında Bir Hayat Mümkün mü?
Şimdi düşünelim: Bir gün boyunca yaptığımız bütün işleri bir kenara bıraksak ve kendimize yalnızca bir saat ayırsak, o saati nasıl geçirirdik? Bir kitabın birkaç sayfasını gerçekten anlayarak mı okurduk? Uzun zamandır aramadığımız bir dostumuzu mu arardık?? Bu soru, bizi zaman yönetiminden çok daha derin bir meseleye götürüyor: Hayatımızın yönetimini kime bıraktığımıza…
Geç kalmak bazen yanlış bir kapıda fazla beklemektir; bazen de doğru kapıyı bulmak için geçirilen uzun bir arayış. Erken davranmak her zaman kazanmak anlamına gelmediği gibi, yavaş ilerlemek de kaybetmek demek değildir. Önemli olan, hangi yöne yürüdüğümüzü bilmektir. Zira yönünü bilmeyen bir insanın hızlanması, onu yalnızca yanlış yere daha çabuk ulaştırır.
Sonuç: Zamanı Değil, Kendimizi Yakalamak
Belki de artık saatlerimize bakmadan önce kendimize bakmanın vakti gelmiştir. Günün kaç saatini çalışarak geçirdiğimiz kadar, kaç dakikasında gerçekten yaşadığımızı da sormalıyız. Kaç iş tamamladığımız kadar, kaç duyguyu içimizde incitmeden taşıyabildiğimizi düşünmeliyiz. Çünkü bir ömrün kıymeti, yalnızca içine sığdırılanlarla değil, o ömrün içinde ne kadar derin hissedildiğiyle de ölçülür. Belki de asıl mesele, zamanın bize ne kadar kaldığı değil, bizim zamanın içinde kendimizden ne kadarını koruyabildiğimizdir.
Seneca, Yaşamın Kısalığı Üzerine eserinde insanın ömrünün kısalığından çok, onu nasıl kullandığı üzerine düşündürür. Bu düşünce bugün de önümüzde duruyor: Ömrümüzü yalnızca meşguliyetlerle doldurmak, onu gerçekten yaşadığımız anlamına gelmez. Takvimlerimiz dolu olabilir ama içimiz boş kalabilir; günlerimiz hızlı geçebilir ama ruhumuz bir yerde geride kalabilir.
Çünkü hayat, sonuna ulaşmak için acele ettiğimiz bir yol değil; yürürken anlam kazanan bir yolculuktur. Zaman bizi yönetiyor gibi görünebilir. Fakat belki de ona teslim olduğumuz an, kendi hayatımızın iplerini de elimizden bırakıyoruz.
Unutmayalım: Saatler zamanı gösterir, fakat yaşadığımız anların değerini belirleyemez. Bir dakikanın içine bazen bir ömürlük mutluluk sığar; bazen de yıllar, tek bir anlamlı an bırakmadan geçip gider. Belki de zamanı yönetmenin en güzel yolu, her saniyeye hükmetmeye çalışmak değil, yaşadığımız her ana hakkını vermektir.
Ve insan, zamanı yakalamak için koşmayı bıraktığında, belki de ilk kez kendi hayatına yetişir.
Bu Yazıyı Puanla
Yorumlar (0)
Yorum Yaz
Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.





