RUHA TV Canlı Yayın (eski siteden)
Güncel - YaşamÖzel haberAsayişEkonomiSiyasetSporDünyaRöportajKültür-TurizmGündemEğitimBilim ve TeknolojiVideoBelediye haberleriFoto GaleriTarımYazarlarSağlık
Anasayfa Makaledetay
Melisa Melisa Toprak
13.10.2026 10:59 · 26

Ruhun hatırladığı eski bir ezgi

Yorumlar

Bir şarkıyı anlamak için her zaman sözlerini bilmek gerekmez. Bazen insan, anlamını bilmediği bir ezgide kendi geçmişinin sesini duyar.Bazı şarkılar vardır, dilini bilmezsiniz. Sözcüklerinin ne söylediğinden, hangi hikâyeyi anlattığından habersizsinizdir. Bir kelimeyi yakalayamaz, bir cümlenin ardına düşemezsiniz. Fakat müzik başladığında içinizde bir yer susar. Sanki uzun zamandır kapısını çalmadığınız bir oda açılır da oradan eski bir koku, unutulduğunu sandığınız bir yüz, adını koyamadığınız bir sızı çıkar. İşte o zaman anlarsınız: Her şeyin tercümesi kelimelerle yapılmaz.

Geçenlerde Alamatra ve Stathis Nikolaidis yorumuyla dinlediğim “I Kor Epien Son Parhar” adlı ezgide böyle bir hisse kapıldım. Pontus Rumcasının kendine özgü tınısı, Karadeniz’in dağlarını ve yaylalarını hatırlatan ezgisi, insanın içine ağır ağır yerleşen bir hüzün… Sözlerini anlamaya çalıştım. Çevirisine baktım. Fakat kelimeler bir araya geldiğinde, müziğin bende bıraktığı o derin duyguyu bütünüyle açıklayamıyordu.

Çünkü mesele yalnızca şarkının ne söylediği değildi. Mesele, şarkının bende neyi uyandırdığıydı.Belki de insanın en eski yanılgılarından biri, hissettiği her şeyin bir açıklaması olması gerektiğine inanmasıdır. Oysa bazı duygular, açıklanmak için değil, hissedilmek için vardır. Her hüznün bir sebebi, her gözyaşının belirli bir hikâyesi, her özlemin hatırlanabilir bir adresi olmayabilir. Bazen insan, hiçbir şey olmamışken bile içinde bir şeylerin eksildiğini hisseder. Hayatı yerli yerindedir; sabah uyanır, işine gider, insanlarla konuşur, güler, günlük telaşların arasından geçer. Dışarıdan bakıldığında her şey olağandır. Fakat bir ezgi duyulur ve insan, içinde uzun zamandır susturduğu bir sesle karşılaşır. Belki de o ses, kendisine bile itiraf edemediği bir özlemdir. İnsan bazen neyi özlediğini bilmeden özler

Özlemek, çoğu zaman bir insanın adını söylemekle başlar sanırız. Oysa insan yalnızca birini özlemez. Bir zamanlar kendisinde bulunan bir hâli, bir evin akşam sessizliğini, çocukluğunun geçtiği sokağı, artık aynı kokuyu taşımayan bir mevsimi de özler. Hatta bazen hiç yaşamadığı bir hayatın yasını tutar.

BİR ŞARKI, BÜTÜN BUNLARI AYNI ANDA HATIRLATABİLİR.

Karadeniz’in o eski ezgilerinde insanı kendine çeken şeylerden biri de budur belki. Dağların, yaylaların, ormanların ve uzak yolların arasından gelen sesler, yalnızca bir coğrafyanın hikâyesini taşımaz; insana ait olma duygusunu da hatırlatır. Bir yere, bir zamana, bir insana ait olmayı… Sonra o aidiyetin değişebileceğini, uzaklaşabileceğini, insanın bazen kendi hayatında bile yabancılaşabileceğini…

Şarkının sözlerinde bir kızın yaylaya gidişinden, ona seslenen bir anlatıcıdan söz edilir. Fakat ben bu ezgide yalnızca bir kızın ardından söylenen sözleri değil, uzaklaşan her şeyin arkasından bakakalan insanı düşündüm. Çünkü gitmek yalnızca bir insanın yaptığı bir eylem değildir. Zaman da gider. Çocukluk gider. Bazı hevesler, bazı ihtimaller, bazı hayaller sessizce uzaklaşır. Bir gün dönüp baktığımızda, bir zamanlar bizi heyecanlandıran şeylerin artık aynı etkiyi yaratmadığını fark ederiz. İçimizde bir şey değişmiştir ama bunun ne zaman olduğunu hatırlamayız.

İnsan en çok da böyle zamanlarda hüzünlenir: Kaybın gerçekleştiği anı bilmeden, yokluğunu çok sonra fark ettiğinde. Geçmiş, bazen bir ezginin içine saklanır Geçmişi yalnızca hatırladığımız olaylardan ibaret sanıyoruz. Oysa geçmiş, hafızamızın sakladığı görüntülerden çok daha fazlasıdır. Bir sesin titreyişinde, bir kokunun ansızın belirivermesinde, akşamın belli bir saatinde çöken sessizlikte yaşar.

Bir şarkının ilk birkaç notası, yıllardır hatırlamadığımız bir duyguyu yeniden önümüze koyabilir. Nedenini açıklayamayız. Belki bir vedaya benzer, belki eski bir akşamın karanlığına, belki de hayatın henüz bu kadar karmaşık olmadığı günlere… Bazen de ortada hatırlanacak belirli bir an yoktur. Şarkıyı dinlerken gözümüzün önüne bir yüz gelmez, zihnimiz bir hikâyeye tutunmaz. Yine de içimiz burkulur. Sanki kalbimiz, aklımızın henüz öğrenemediği bir dili konuşuyordur.

İnsan ruhunun en tuhaf tarafı da burada başlar. Aklımız, nedenini sorar. Kalbimiz ise cevap vermeden hissetmeye devam eder. Belki bu yüzden bazı eski halk ezgileri, sözlerini anlamadığımız hâlde bize bu kadar yakın gelir. Çünkü müzik, insanın ortak hafızasına dokunur. Herkesin hikâyesi başka olsa da ayrılık, bekleyiş, kayıp ve özlem karşısındaki çaresizliği birbirine benzer. Bir coğrafyada söylenen türkü, başka bir coğrafyada büyümüş insanın da içini acıtabilir. Diller değişir, hayatlar değişir; fakat insanın kaybettiği şeyin ardından sessizce bakakalması değişmez.

HER YARIM KALMIŞLIĞIN BİR ADI YOKTUR

Hayatımız boyunca tamamlayamadığımız şeyler birikir. Söyleyemediğimiz cümleler, ertelediğimiz hayaller, cesaret edemediğimiz başlangıçlar, bir türlü gerçekleşmeyen kavuşmalar… Bir de ne olduğunu tam olarak bilmediğimiz eksiklikler vardır.

İnsan, bazen her şey yolundayken bile mutlu olamamasına şaşırır. Sahip olduklarını sayar, kendisini teselli etmeye çalışır. Oysa duygular bir hesap cetveli değildir. İnsanın sahip oldukları, içinde hissettiği boşluğu her zaman doldurmaz. Bazen eksiklik, dışarıda kaybedilen bir şeyden değil, insanın kendisiyle arasına koyduğu mesafeden doğar.

Belki büyürken geride bıraktığımız bir yanımız vardır. Daha kolay heyecanlanan, küçük şeylerle sevinebilen, geleceğe daha çok inanan bir yanımız… Belki hayatın sorumlulukları arasında kendimize ayırdığımız yeri daralttık. Belki de bir zamanlar olabileceğimizi düşündüğümüz insanla bugün olduğumuz insan arasındaki mesafeyi fark ettik. Sonra bir şarkı çaldı. Ve biz, nedenini bilmeden hüzünlendik.

Belki de o ezgi bize bir başkasını değil, kendimizi hatırlattı. Unuttuğumuz bir hayali, ertelediğimiz bir arzuyu, içimizde hâlâ yaşamak isteyen ama sesini duyurmakta zorlanan bir tarafımızı…

İnsanın kendine yabancılaşması bazen büyük felaketlerle gerçekleşmez. Küçük ihmallerle olur. Bir gün kendimizi dinlemeyi bırakırız, ertesi gün ne istediğimizi sormayı. Sonra alışkanlıklarımızın içinde yaşamayı öğrenir, bir süre sonra da bunu yaşamak zannederiz.

Oysa insanın içindeki sessizlik her zaman huzur değildir. Bazen uzun zamandır duyulmayan bir çağrıdır.

Bazı şarkılar neden içimizi acıtır?

Belki de bütün mesele, bir şarkının bizi üzmesi değildir. Asıl mesele, o şarkı sayesinde içimizde zaten var olan bir hüznü fark etmemizdir.

MÜZİK BAZEN DUYGULARIN SEBEBİ DEĞİL, KAPISIDIR.

Bir ezgi başlar ve biz, günlük hayatın gürültüsüyle üzerini örttüğümüz şeyleri yeniden duyarız. Birini özlediğimizi sanırız; belki bir zamanlar onun yanındayken olduğumuz kişiyi özlüyoruzdur. Geçmişe dönmek isteriz; belki geçmişin kendisini değil, o günlerde içimizde taşıdığımız ihtimalleri arıyoruzdur. Bir şeylerin yarım kaldığını düşünürüz; belki de kendimize henüz tamamlanmamış bir hikâye olduğumuzu hatırlatmamız gerekiyordur.

Elbette her hüznün altında büyük bir anlam aramak zorunda değiliz. Bazen yalnızca bir ses güzeldir, bir ezgi dokunaklıdır, bir yorum insanın içine işler. Fakat bazı karşılaşmaların bizde bıraktığı izi de hemen geçiştirmemek gerekir. Çünkü insan, bazen kendisini en iyi, ne hissettiğini açıklayamadığı anlarda tanır.

O şarkının bütün sözlerini öğrensem bile bende bıraktığı duygunun tamamını açıklayabilecek miyim, bilmiyorum. Belki de buna gerek yok. Çeviri, sözcüklerin anlamını verir; fakat bir ezginin insanın hayatında hangi hatıraya, hangi yaraya, hangi sessizliğe dokunduğunu ancak insanın kendisi bilebilir.

Belki de şarkıların bize bıraktığı en kıymetli şey, tam olarak anlaşılmaları değil, içimizde bir kapıyı aralamalarıdır.

Ve insan, bazen yalnızca dinlemek ister

Her şeyi açıklamak, her duyguyu adlandırmak, her acının nedenini bulmak zorunda değiliz. Bazen bir şarkıyı açıp susabiliriz. İçimizden geçenleri düzeltmeye, kendimizi hemen neşelendirmeye, hissettiğimiz hüznü bir gerekçeye bağlamaya çalışmadan…

Çünkü hüzün, her zaman kurtulmamız gereken bir yük değildir. Bazen geçmişle aramızda kalan son bağdır. Bazen kaybettiğimiz bir şeyin bizim için ne kadar değerli olduğunu gösterir. Bazen de uzun zamandır kendimizden uzaklaştığımızı haber verir.

Şarkı bittiğinde hayat kaldığı yerden devam eder. Telefon çalar, yapılacak işler bekler, insanlar bizden cevaplar ister. Günün telaşı yeniden başlar. Fakat insanın içinde küçük bir şey yer değiştirmiştir. Belki daha önce fark etmediği bir özlemi tanımıştır. Belki kendisine sormayı unuttuğu bir soruyu hatırlamıştır.

Ben o şarkıda en çok bunu hissettim: Bir şeyin ardından bakmanın hüznünü. Ne olduğunu bütünüyle bilmediğimiz, belki bir daha geri gelmeyecek, belki de aslında hiçbir zaman tam olarak bizim olmayan şeylerin ardından bakmanın hüznünü…

Ve düşündüm: İnsan bazen bir şarkıyı dinlemez; o şarkının içinde kendisini dinler.

Belki bu yüzden bazı şarkılar çevrilmez. Çünkü onları başka bir dile aktarmak mümkün olsa da insanda bıraktıkları duyguyu bütünüyle başka bir dile taşımak mümkün değildir. Sözler çevrilir, hikâyeler anlatılır, imgeler açıklanır. Ama bir ezginin tam da bizim içimizde hangi yere dokunduğunu kimse bizim yerimize söyleyemez.

Şarkı susar. Biz bir süre daha susarız.

Sonra hayat devam eder.

Fakat içimizde, adını koyamadığımız o duygu, bir süre daha kalır.

Belki de bazı şarkılar, unuttuğumuz birini değil; kendimizden geride bıraktığımız bir parçayı hatırlatmak için çalar.



Bu Yazıyı Puanla

0/5 (0 oy)

Yorumlar (0)

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!

Yorum Yaz

Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

0/1000
Güvenlik Kodu