MÜSBET İLİMLER VE İSLAM.
Osman GEREM

Osman GEREM

MÜSBET İLİMLER VE İSLAM.

08 Mayıs 2019 - 14:58

                                        MÜSBET İLİMLER VE İSLAM.
 
Müslüman ülkelerin mevcut zillet ve sefaletlerinin bir diğer deyimiyle geride kalmışlığımızın çok mühim sebeplerinden birisi olan "müsbet ilimleri terk ve ihmal etmek" konusu üzerinde duracağız.
Cenab-ı Hakkın iki türlü şeriatı ve kanunu vardır.
Birisi, batılıların "tabita kanunları dedikleri, bu kainatın düzen ve intizamını sağlayan ve bütün insanların boyun eğmek zorunda kaldıkları değişmeyen kanun ve kurallardır ki biz buna "Tevini Şeriat" diyoruz.
İkincisi ise, insanların özellikle müslümanların fert aile ve toplum hayatını ilahi bir ahenk ve adalet içinde tanzim eden ve insanların uyup uymamak arasında muhayyer bırakılmak suretiyle imtihan edildikleri, vahye dayalı "şeriat ve din"dir ki buna İslam diyoruz.
İslam;toplumun izzet ve devleti, huzur ve saadeti bulabilmesi için hem "tekvini şeriatın" hemde "dini şeriatın" program ve prensiplerinin çok iyi araştırılıp anlaşılmasını emretmektedir.
Bugün İslam aleminin geri kalmışlık ve perişanlık içine düşmesinin esas sebeplerinin başında tabii kanunlar ve müsbet ilimler konusundaki ilgisizliği ve bilgisizliği gelmektedir.
Kur'an-ı Kerim; yerler, gökler,dağlar, denizler üzerinde ibret ve hikmetle düşünmeyi ısrarla emrettiği, yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarını araştırıp istifadeye teşvik ettiği... Peygamber Efendimizin (s.a.v) tıp, hesap, hendese, harp, silah ve vasıtalarının yapımı gibi müsbet ve maddi ilimleri öğrenmeye teşvik için "İlim Çin'de bile olsa arayıp öğreniniz"buyurduğu halde malesef bir kaç asırdır müsbet ilimlerin "yersiz ve yararsız" sayılması gibi birçok yanlış ve düşüncenin yerleşmesi sonucu müslümanlar giderek maddi sefalete mahkum ve dolayısıyla gerçek bir siyasi bağımsızlıktan da mahrum bırakılmışlardır.
Batı toplumları ise "takvini şeriata" dikkat ve riayet etmeleri, temellerini Müslüman alimlerin attığı müsbet ve maddi ilimlerde çok ciddi ve ilmi araştırmalar yapmaları sonucu bilim ve teknikle, sanat ve sanayide büyük ve hızlı gelişmeler kaydetmişler ve Allah'ın yarattığı maddi nimetler ve tabii servetlerden azami istifadeye muvaffak olmuşlardır. Ve bu maddi ve teknik üstünlüğü ele geçiren Haçlı Avrupalı İslam'dan insafsızca intikam almaya başlamıştır.
"Avrupalılar fen ve sanayi silahıyla bizi istibdad-ı manevi altında eziyorlar. Bizim de bu esaret ve zilletten kurtulmamız için maddeten terakki etmemiz (ilim ve teknikte gelişmemiz) şarttır." buyuran Bediüzzaman ve "önce ahlak ve maneviyat, sonra ağır sanayi ile hızlı ve yaygın kalkınma"diyerek manevi kurtuluş ve iktisadi bağımsızlık savaşını başlatan Necmeddin ERBAKAN Hocamız bu mühim gerçeği gören ve gösteren gerçek ilim adamları olarak daima takdir ve şükranla anılacaklardır.
İslam, herşeyin yaratıcısı ve Rabb'ı olan bir tek Allah'a iman ve ibadeti esas alırken, batı kendi tanrılarını kendisi uydurur. Başka bir ifade ile, "İslam düşüncesinde Allah insanları yaratmıştır."batı felsefesinde ise, "İnsanlar tanrıları yaratmıştır."
Bilim, ideoloji, teknoloji, servet, şöhret, şehvet gibi kendi elleriyle yapıp sonra dönüp taptıkları, değişen ve eskiyen bir sürü tanrılar tuzağına düşmüş bulunan batılı insan kendi sonunu kendi hazırlayan ipek böceğinden farksız bir garabet örneği sergilemektedir.
İslam'ın kendisi hayata ve insanlara yön verip bir saadet ve adalet nizamı ve ideal insan toplumu oluşturduğu halde, batıda insanlar ideolojilere ve sistemlere yön ve şekil verirler. Bunun için batı toplumu devamlı kararsız ve karaktersizdir.
İslam Allah'a teslimiyet ve nefse hakimiyet esası üzerinde kurulmuşken, batı düşüncesi nefse esareti, sınırsız ve sorumsuz bir hayvani hürriyeti ve firavni bir enaniyeti esas ve gaye edinmiştir. Bunun içindir ki batı gittikçe batmaktadır.
Müslümanların fıkhı ve ahlaki ilimlerle beraber müsbet ilimlere ve sanatlara da sahip oldukları, yani İslamı bir bütün olarak anlayıp uyguladıkları ve Kur'an'a sarıldıkları dönemlerde her bakımdan yükseldikleri ve parlak medeniyetler kurdukları tarihi bir gerçektir. Asla çağın gerisinde kalmamışlar hep çağların önünde yürümüşler, çağlara yön vermişler hatta bazen çağları değiştirmişlerdir.